|
Psikodestek Forum Açılmıştır.
Bu Ay Konumuz
Sınavlara
Hazırlık Çalışmaları
Basında Psikodestek
 |
STRES
Hepimiz stresi yaşarız ve bunu
engelleyemeyiz. Stresle hergün yüzyüze olduğumuz için hepimiz belirsiz
de olsa stresin ne olduğunu, fiziksel ve psikolojik sağlığımıza neler
yapabileceği hakkında bilgimiz vardır. Fakat stresi tanımlamamız
istendiğinde ne söyleyebiliriz? – Çalışma hayatının ve yaşamın
gereklerinin neden olduğu psikolojik baskı- Bu çok sıradan bir cevaptır;
bu cevap ne stresin ülsere nasıl neden olduğunu, bir kimsede depresyona
neden olurken diğerinde ülsere veya kalp krizine nasıl neden olduğunu
açıklar ve ne de stresin sıkıntı, hareketsizlik veya fazla çalışma
sonucu olduğu hakkında fikir verir. Stresin anlaşılabilir bir tanımı
problemin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Stres, bireyin duygusal
ya da fiziksel durumuna karşı olası bir tehdit sezdiğinde vücudunda ya
da beyninde oluşan tepkidir (Hughes, Boothroyd, 1997) .
Bu tanım mükemmel olmayabilir, fakat
doğrudur. Psikologlar artık bir olayın ya da durumun ancak siz onu
tehdit edici olarak algılarsanız stres yaratabileceğini kabul
etmektedir.
Stres’in Etkileri
A) Kişisel Etkiler:
Huzursuzluk, saldırganlık, duyarsızlık, depresyon, yorgunluk, asabiyet,
suçluluk ve utanç, sinirlilik, karamsarlık, düşük özsaygı, yalnızlık,
tehdit ve gerginlik
B) Davranışsal Etkiler: Kaza eğilimi, ilaç alımı, duygusal patlamalar, aşırı yeme veya
tat kaybı, aşırı alkol alımı veya sigara içme, heyecanlılık, tahrik
edici davranışlar, az konuşma, sinirsel kahkahalar, hareketsiz kalamama,
titreme.
C) Bilişsel Etkiler:
Karar verme ve konsantre olmada yetersizlik, sık unutkanlık, eleştiriye
aşırı duyarlılık ve psikolojik engeller.
D) Psikolojik Etkiler:
Kan ve idrarda yüksek katekolamin ve kortikostreid bulunması, kan
şekerinin yükselmesi, kan basıncı ve kalp atışlarının artması, ağız
kuruluğu, terleme, gözbebeğinin genişlemesi, solunum güçlüğü, sıcak ve
soğuk nöbetler, boğazda şişlikler, kol ve bacaklarda halsizlik ve
karıncalanma.
E) Tıbbi Etkiler: Astım, adet görememe, göğüs ve sırt ağrıları, koroner kalp
hastalıkları, ishal, başdönmesi ve halsizlik, hazımsızlık, sık idrara
çıkma, migren ve baş ağrıları, kabuslar, uykusuzluk, nevroz, psikoz,
psikosomatik bozukluklar, şeker hastalığı, ciltte görülen lekeler,
ülser, cinsel isteksizlik ve güçsüzlük.
F) Organizasyonla İlgili Etkiler:
Görev başında bulunmama, düşük endüstriyel ilişkiler ve verimsizlik,
yüksek iş kazası oranı ve düşük iş teslim oranları, kötü iş ortamı,
işinden memnuniyetsizlik ve nefret ortamı (Hughes, Boothroyd, 1997)
Stresin Ortaya
Çıkardığı Problemler
Stresin Ortaya Çıkardığı
Psikolojik Problemler
A-1) Stresin
İş Hayatına Etkileri
Stresin iş hayatına olan olumsuz
etkileri çok fazladır. Stres kişinin görevi başında bulunamamasına,
düşük endüstriyel ilişkiler sağlamasına, kişinin veriminin düşmesine, iş
kazalarının oranlarının yükselmesine, iş teslim oranlarının düşmesine ve
işinden memnuniyetsiz olmasına, nefret etmesine sebep olur (Hughes,
Boothrody, 1997)
Öte yandan stresin iş hayatında
olumsuz etkileri olduğu gibi, iş hayatının da yüksek derecede strese
sebep olduğu bilinmektedir. Aldemir bazı mesleklerin diğerlerine göre
daha fazla stres yarattığını, mali müşavirlik ve muhasebecilik gibi
mesleklerin, bu sıralamada en üstlerde yer aldığını söylüyor. Bunlardan
başka iş hayatı ve stres arasındaki diğer bağlantılı nokta ise işten
atılmak. Aldemir’in araştırmasına göre işten atılmak %60 strese neden
oluyor. İşini kaybedenler üzerinde yapılan çeşitli araştırmalar,
işsizlikle beraber stres hormonlarının faaliyetlerinde artma olduğunu,
gerilim, uykusuzluk ve sinirlilik durumları görüldüğünü, psikosomatik
hastalıklarda artış olduğunu ortaya koymaktadır (Aldemir, 2001) .
Stres ve iş hayatı ile ilgili Japon
Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan ve medyaya dağıtılan bir araştırma,
Japon çalışanların %59’unun kendilerini işten dolayı bitkin
hissettiklerini belirtiyor. Japonya’da karoshi olarak bilinen stres,
aslında ulusal çapta bir katil durumuna gelmiş bulunuyor. Her yıl 10.000
Japon bu nedenden dolayı hayatını kaybediyor (Segall, 2000) .
A-2) Stres’in
Aile Hayatına Etkileri
Holmes ve Rahe’in geliştirdiği Yakın
Zaman Hayat Olayları Listesine bir göz atıldığı zaman, insanın en çok
uyum yapmasını gerektiren 14 olayın 10 tanesinin aile ilişkileri ile
ilgili olduğu görülür. Bu da aile ilişkilerinin birey sağlığını ne kadar
yakından ilgilendirdiği ve bu ilişkilerin birey hayatında ne kadar
önemli rol oynadığı konusunda kolayca fikir vermektedir (Baltaş, Baltaş,
1987) .
Aile sosyal, kültürel ve ekonomik
bütünlüğü içeren bir sistemdir. Holmes ve Rahe geliştirdikleri
ölçeklerinde ortalama bir evliliği 50 stres puanı karşılığı
değerlendirmişlerdir.
Aile hayatı içinde gündelik hayatın
getireceği stres ve uyum güçlüklerini en aza indirmek konusunda, hiç
olmazsa başlangıçta şanslı görülebilecek bir evlilik için eşlerin önemli
ölçüde birbirleriyle uyumlu olmaları gerekmektedir. Eşlerin, içlerinde
yetiştikleri topluluklar, eğitimle ilgili farklılıklar, farklı ekonomik
güçte olmaları ve eşler arasındaki yaş farkının makul ölçüleri aşması
bir evlilikte kaçınılmaz olarak çeşitli uyum güçlüklerine ve gündelik
ilişkilerde gerginliklere yol açar.
Aile hayatında günlük
ilişkiler içinde gerginlik ve stresin önemli bir bölümü aile
bireylerinin, birbirleriyle olan ilişki biçiminden kaynaklanır. Aileyi
oluşturan kişilerin birbirlerine yargılayıcı, denetleyici, üstünlük
belirten tavırları, bu tavrın yöneldiği kişileri problemin önünden
koparıp, kendilerini savunmaya zorlar. Bu durum hem eşler arasındaki
ilişkiler için hem ana-baba ve çocuklar, hem de kardeşler arasındaki
ilişkiler için geçerlidir.
Yargılamaya,
dentlemeye ve üstünlük belirtmeye yönelik tavırlar, "kötü", "yanlış",
"ayıp" biçimindeki yaklaşımlar aile ilişkisi içinde bu tavrın yöneldiği
kişilerin daha yetersiz olduğu varsayımına dayandığı için aile bireyleri
arasında hem sürekli bir gerginliğin doğmasına, hem de daha önemlisi,
gelecek günlerde benzer sürtüşme tohumlarının atılmasına sebep olur.
A-3) Stres ve
Depresyon
Depresyon sözcüğünün latince kökö “depresus” dur;
aşağı doğru bastırmak, çekmek, bitkin, gamlı, kederli, meyus etmek,
cesaretini kırmak, donuklaştırmak, durgunlaştırmak anlamına gelir.
Depresyon karşılığı Türkçede ruhsal çöküntü ya da çökkünlük
kullanılmaktadır. Psikoojide depresyon Belirti, Sendrom, Hastalık ve
Duygu durumu değişikliği olmak üzere dört ayrı yerde kullanılır.
Bir belirti olarak
depresyon, birçok bedensel ya da ruhsal hastalıkta ortaya çıkabilir.
Ruhsal bir durum olarak depresyon, insan yaşamının bir parçasıbiçiminde
kimi kez belirli bir nedene bağlı olmadan, kimi kez günlük engeller
karşısında ortaya çıkar. Depresyon terimi hangi anlamda kullanılırsa
kullanılsın elem doğrultusunda artmış olan duygulanımın oluşturduğu
temel bulgudur (Köknel, 1992) .
Depresyonda görülen
belirtileri başlıklar halinde sıralamak gerekirse a) İştah azalması ve
kilo kaybı. b) Uyku bozukluğu. c) Hayattan alınan zevkin azalması ve
ilgi kaybı. d) Hareketlerde yavaşlama veya yerinde duramayacak şekilde
huzursuzluk. e) Cinsel isteksizlik f) Değersizlik ve suçluluk duyguları.
g) Umutsuzluk ve keder duyguları.
Endüstrileşme ve
şehirleşmenin getirdiği aşırı rekabet, çok yüksek bir tempoda çalışma
zorunluluğu, duygusal bağ ve ilişkilerin azalması, sürekli olarak daha
çok şeye sahip olma isteği, günümüzde insanların büyük çoğunluğu
tarafından paylaşılan bir durum haline gelmiştir ve bunun yarattığı
stres kişilerin depresyona girmelerine neden olmaktadır (Baltaş, Baltaş,
1987) .
A-4) Stres ve Uyku
Bozuklukları
Sebebi ne olursa
olsun, insanın ruh sağlığındaki en küçük bir dalgalanma beli kendisini
uyku düzenindeki bir bozuklukla ortaya koyar. Kişinin karşı karşıya
bulunduğu hayat güçlüklerini ve ne kadar stres altında olduğunu
araştıran bütün test ve ölçeklerde uyku ile ilgili sorular büyük önem
taşır (Baltaş, Baltaş, 1987) .
Uyku insan hayatınınn
temel ve vazgeçilmez faaliyetlerinin başında gelmektedir. Genel
sağlıktaki bir aksama ilk olarak kendini uykuda ortaya koyduğu gibi,
uyku düzenindeki en küçük bir aksama da genel sağlık ve günlük haya
üzerinde kesin ve doğrudan etkilere yol açar.
Uyku genel
uyarılmışlık halinin çok düşük olduğu ve parasempatik sistemin aktif
olduğu durumlarda meydana gelir (Morgan, 1999) . Stres altında olan
kişide ise genel uyarılmışlık hali oldukça yüksektir ve sempatik sinir
sistemi aktif durumdadır. Dolayısıyla stres halinde olan kişide uyuma
zorlaşır ve uyku bozuklukları yaşanır.
B) Stresin Ortaya Çıkardığı Fiziksel Problemler
Yükselmiş uyarımın fiziksel
belirtileri: gergin bir boğaz, sırtta ve boyunda gerginlik, güç soluma,
hızlı kalp atışı, gergin anüs, soğuk fakat terleyen eller ve ayaklar,
gergin bacak kasları, sıkılmış yumruklar ve hiddetle bakan bir surattır.
Fiziksel düzeyde, aşırı stresin belirtilerinden biri vücut kaslarındaki
gerginliktir. Sinir gerginliğinden rahatsız olan biri, muhtemelen
fiziksel stres sendromundan rahatsız oluyordur.
Uzatılmış ve hafiflememiş stres, çok
geniş çeşitliliği olan belirtiler gösterir. Bunların en önemlilerinden
bir tanesi, stresli durumlarda böbrek üstü bezler tarafından adrenalin
salgılandığında meydana gelen yüksek kan basıncı veya yüksek tansiyon
(hipertansiyon) dur. Bu, kan basıncının yükselmesi, kan damar
duvarlarının daralmasına neden olur ve eğer stres sık sık tekrarlar veya
uzarsa sürekli yüksek kan basıncıyla sonuçlanabilir.
Hipertansiyon, modern batı toplumunda
çok yaygındır ve direkt olarak inme, kalp hastalığı, damar sertliği ve
böbrek zayıflığının görülme oranıyla ilgili olduğundan ciddi tıbbi
problemler yaratır. Stresle ilişki önlenemez. Örneğin hava trafik
kontrolörleri, binlerce insanın sürekli hayat sorumluluğundan
kaynaklanan en stresli işe sahiptirler; ayrıca geri kalan nüfustan beş
kat daha yüksek hipertansiyon düzeyleri gösterirler.
Kronik stres, vur-kaç tepkisindeki
adrenalin çıkışı dışında vücut kimyasında başka değişikliğe de neden
olur: böbrek üstü bezleri normal miktardan çok daha fazla kortikoid
hormonu üretmeye başlarlar. Karaciğer normal olarak vücuttaki kortikoid
düzeyini kontrol eder fakat uzun stres dönemlerinde karaciğer kontrol
sistemi durur ve yüksek düzeyde kortikoid vücutta dolaşmaya devam eder.
Araştırma bunun hastalıklara karşı direncin kaybedilmesine yol açacağını
göstermiştir. (Bu birçoğumuzun deneyimlerimizden bildiğimiz bir
gerçektir; çünkü stres altında olduğumuzda, öksürük, soğuk algınlığı
gibi hastalıklara yakalanmaya daha yatkın görünürüz). Kortikoid,
adrenaline karşı vücut direncini arttırır. Buna rağmen adrenalin üretimi
durmaz ve hormonlar arasında bu "savaş" aşırı adrenalin bireyin
vücudundaki en zayıf noktadan kortikoid kafesini yarıp geçinceye kadar
devam eder. Bu çoğunlukla mide ülserine dönüşür, çünkü adrenalin,
sonradan mide dokusuna zarar vermeye başlayan mide asidinin çıkışını
arttırır.
Stres üzerinde çalışmalar yapmış ünlü
uzmanlardan Hans Selye neden değişik insanların vücutlarının değişik
bölgelerinin stresten etkilendiği hakkında bazı fikirler öne sürdü. Biz
bunu sıcak ve soğuk gibi çevremizin stres yapan etkilerini düşünerek
anlayabiliriz. Sıcak ve soğuk da stresin herhangi bir biçimi olarak
görülebilir. Çünkü çok tehlikelidirler ve vücuda zarar verirler. Aşırı
ısı dereceleri adrenalin ve kortikoidlerin üretimine neden olur. Bunlara
ilaveten özel bir etkileri de vardır: Örneğin soğuk vücut tüylerinin
titremesine ve dökülmesine neden olurken, sıcak derinin terlemesine ve
kızarmasına sebep olur. Bütün stresli durumların özel olmayan adrenalin
ve kortikoid tepkisi kadar kendi özel tepkilerini de verdiklerini
anladığınızda, neden değişik bireylerin strese karşı tepkilerinin
kesinlikle aynı olmadığını da anlamaya başlarsınız.
Fakat bu tek başına bireyler
arasındaki fiziksel stres belirtilerinin aşırı çeşitliliğini açıklamaz.
İhtimallerin sıralanışını düşünün: Kalp hastalığı, ülser, peklik, ishal,
sırt ağrısı, astım, deri iltihabı, kalın bağırsak iltihabı, romatizma
vb... Yapılan son araştırmalar şeker hastalığının stresle birlikte
hızlandığını ve eğer stres yüksekse kanserden kurtulma oranının
azaldığını gösterir. Hans Selye, strese karşı fiziksel tepki
değişikliğini kalıtım, çevre, genel sağlık ve sıhhat, davranış ve geçmiş
rahatsızlıklara yükler. Bu bazı basit gözlemlerle desteklenir. Örneğin
yüksek düzeyde mide asidi üretmeye genetik bir eğiliminiz varsa, stres
kalp hastalığından çok muhtemelen ülsere sebep olacaktır, Bunun tersine,
stres çok sıkı bir yağ rejiminde olan, aynı zamanda çok fazla sigara
içen bir adamın kalbini ve kan dolaşımını etkileyecektir. Bu durum
adrenalinin vücut besin depolarından yağ çıkışına sebep olmasından
kaynaklanır. Eğer yağ enerji için kullanılmıyorsa, bir daha saklanmaz.
Fakat bunun yerine dolaşımda kalır, atar damar sertliği ve koroner
kalp hastalığına sebep olarak atardamarların duvarlarında birikebilir.
Eğer çok fazla yağlı yiyecek tüketiyorsanız, risk çok daha fazladır.
Stresin
ortaya çıkardığı fiziksel problemleri
tek tek ele almadan
önce, bu fiziksel etkilere ilişkin son bir özelliği vurgulamalıyız.
Stresli bir ortamda çalışan bir insan (uzun yol-ağır vasıta şoförü,
hastane personeli, hava trafik kontrolörü) yıllarca hiçbir sağlık
bozukluğu belirtisi görülmeksizin çalışabilir. Bu kişinin aniden ortaya
çıkan ve önceleri hafif karın ağrıları olarak baş gösteren hastalığı
daha sonra ağır düzeyde seyreden ülsere dönüşebilir. Kişi bu durumun
daha önce dikkate almadığı
fiziksel ve
duygusal baskılardan kaynaklandığını reddeder. Bu olayın nedeni uzun
süren stres dolu dönem boyunca da çalışan adrenalin ve kortikoid
seviyelerinin farkına varamayacağımız kadar düşük olmasıdır. Ancak biz
fark etmesek de tahribat vücut içinde devam eder ve daha sonra kalp
krizi, ülser veya diğer farklı ciddi hastalıklar şeklinde aniden ortaya
çıkar. Bu durum özellikle rutin olarak yapılan ve bu kan basıncıölçüleri
sonucu ortaya çıkan, stres kaynaklı yüksek tansiyon vakalarında görülür
(Hughes, Boothroyd, 1997) .
B-1) Stres ve Kalp
Hastalıkları
Kalp hastalığından ani olum
vakalarının , kişilerin gerilimli donemler yasadığı , depresif
yakınmaların olduğu dönemlerle paralellik gösterdiği gözlenmiştir. Bazı
kişilerde de kalp hastalığı olmadan göğüs ağrısı ve çarpıntı yakınmaları
depresif bozukluklar ya da kaygı bozukluklarında görülebilmektedir.
Stres damar daralmaları ile kalp dokusunda kanlanmada azalmalara,
enfarktüslere, kalp yetmezlikleri, kalp atımlarında düzensizliklere,
yüksek tansiyon, düşük tansiyon, kalp kapak hastalıkları ve beyin-damar
hastalıklarına yol açmaktadır. Kalp-damar hastalıklarının oluşumunda
ruhsal sorunların önemli bir yeri vardır. Biz bu çerçevede stresin
kroner kalp hastalıkları ile ilişkisinden bahsetmek istiyoruz.
Stresle birlikte sempatik
sinir sistemi çalışmasında artış olmakta , böbreküstü bezinden fazla
miktarda adrenalin salgılanmaktadır. Bunun salgılanması da kan basıncı,
kalp atım ve solunum sayısını arttırmakta, kan seker düzeyini
yükseltmektedir.
1959 yılında önerilen bir
modele göre "A tipi" kişiliğe sahip bireylerde ( hırslı, sabırsız,
saldırgan, rekabetçi tavırları olan,sürekli zaman darlığı yasayan)
koroner damar hastalığının daha yoğun görüldüğü belirtilmiştir. Son
çalışmalara göre ise bu tur tutumların , davranış özelliklerinin
psikolojik tedavi sonucu değiştirilmesi ile hastalıkta yinelemeler ve
olum hızı azaltılmıştır. Enfarktüs geçirip hastanede yatmış kişilerde
majör depresyonun varlığı , 6 aylık bir izlen döneminde olum riskini
arttırmıştır.
Ani ölümlerle , rahatsız
edici ani çevresel olayların arasında belirgin ilişki gözlenmiştir. Kalp
ritim bozuklukları nedeniyle tedaviye alınan kişilerin % 21 inde , bu
bozukluğun başlangıcında duygusal olaylara rastlanmıştır. Sosyal destek
eksikliğinin de korner hastalık riskini arttırdığı belirlenmiştir
Hastalarda mevcut yakınmalar
nedeniyle, kalbi besleyen korner damarlarda darlık ya da tıkanma
varlığını araştırmak amaliyle yapılan anjiografilerde , kişilerin %
10-30 unda korner arterlerde bir sorun olmadığı gözlenmiştir. Bu bulguya
rağmen kişilerde göğüs ağrısı ve mesleki-sosyal sorunlar psikolojik
durum nedeniyle devam etmektedir. Bu kişilerin % 40-50 sinin panik
bozukluk hastalığı olduğu belirlenmiştir. Başka bir çalışmada ise bu
kişilerin % 35 inde majör depresyona rastlanmıştır.
Göğüs ağrısı olan panik
bozukluk hastalarında , korner hastalıklı kişilere göre daha çok
belirtiye rastlanmıştır. Bu kişiler sonuçta , kalabalık, toplu tasım ve
lokantalarda yemek yeme vs. gibi durumlara karsı kaçınma davranışları
geliştirmekte ve eve bağımlı hale gelebilmektedirler.
Bazı kişilerde de hem panik
bozukluğu, hem de kalp hastalığı bulunmaktadır. Bu durumda bir panik
atağı ile birlikte kişide kan basıncı ve kalp atışlarında artış
olmaktadır. Bu kalp kaslarında kullanılacak oksijeni bitirmekte, kalp
kaslarına giden kani azaltmaktadır. Sonuçta kalp spazmı da denen "angına
" şikayetlerine yol açmaktadır. Bu durum da bir kısır döngü seklinde
kaygı turu yakınmaları arttırmaktadır. Birlikte bulunan panik bozukluğu
olum riskini arttırmaktadır.
Korner damar hastalığı
gelişiminde etkili risk faktörleri arasında sigara, kanda yüksek
kolesterol düzeyleri ve yüksek tansiyon gelmektedir. Uzun suredir
varolan depresyon bu etkenlerin her birinin gelişiminde etkilidir.
Depresyonlularda görülebilen yoğun kilo alim ya da kayıpları da korner
damarlara zararlı olmaktadır. Sigara içimi de çoğunlukla psikolojik
hastalıklarda görülen bir durumdur.
Orta ya da yüksek düzeyde
ümitsizlik düzeyleri olanlarda kalp-damar hastalıklarından olum riski
1,5- 2,5 kat daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca çevresel desteğin yetersiz
oluşu, düşük gelir düzeyi, eş aile kaybı da ölüm riskini arttırmaktadır.
Daha önce enfarktüs ( kalp krizi) geçirip, yalnız yasayanlarda da olum
riski yüksektir.
Toplumdan uzak bir yasam ve
günlük yoğun stres enfarktüsten ölüm riskini arttırmaktadır.
Bir duygu-durum bozukluğu olan 55 yaş ve üzeri yaş grubundakilerde 4 kat
daha çok doğal ölüme rastlanmıştır. Enfarktüs geçiren ve majör depresyon
gelişen kişilerde, bu durumun gelişmediği kişilere göre 5 kat daha çok
oranda altı ay içinde ölüme rastlanmıştır. Psikolojik streslerin kanda
pıhtılaşmayı sağlayan trombositlerin de işlevlerinde artışa yol açıp,
korner damarlarda tıkanma ve ölümlere neden olduğu saptanmıştır.
Enfarktüsü izleyen iki ay
içinde, kalp atim düzensizliği olan ve yüksek oranda depresif
yakınmaları bulunanlarda bir yıl içinde ölüm riskinin daha yüksek olduğu
görülmüştür (Hancı, 1997) .
B-2) Stres ve Başağrıları
Başağrısı çağlar boyu doktora gitmenin en başta
gelen sebeplerinden biri olmuştur. Başağrısı günümüzde endüstrileşmiş ve
şehirleşmiş topluluklarda en yaygın sağlık problemlerinden biridir. Baş
ağrılarının birçok çeşidi vardır, biz burda stres sonucu oluşan gerilim
başağrısı ve migreni ele alıcağız (Baltaş, Baltaş, 1987) .
Yakın zamanda batı ülkelerinde yapılan
araştırmalarda son bir yıl içinde şiddet ve süresi değişiklik
göstermekle birlikte, genel nüfus içinde başağrısına %80-90 oranında
rastlanmıştır. Bu ağrıların bütününe yakınını migren ve gerilim
başağrıları oluşutmaktadır
Gerilim Başağrısı
Gerilim başağrısı, başta devamlı bir gerginlik ve
basınç hissi olarak tarfi edilir. Gerilim başağrısında duyulan ağrı künt,
zonklayıcı olmayan, süreklilik gösteren ve başı çember gibi sıkan bir
ağrı olarak anlatılır. Ağrı bazı kimselerde enseden, bazılarında ise
alından ve gözlerin üzerinden başlayarak başın iki tarafına yayılır.
Ağrı biraz artarak devam etmekle beraber, şiddeti çoğunlukla aynı kalır
ve bazen şiddetlenerek kişinin herhangi bir iş yapmasını engelleyebilir.
Ancak kişi rahatsız olsa da, günlük faaliyetlerini ağrıya rağmen
sürdürebilir. İçilen bir veya iki kadeh alköllü içki, çoğunlukla ağrıyı
hafifletir veya geçirir.
Gerilim başağrısı olan kimsenin, bu ağrılarına ek
olarak zaman zaman gelen migren nöbetleride vardır. Bu durumda olanlar
hafif olan devamlı bir ağrının üzerinden şiddetli bir migren nöbeti
yaşarlar.
Gerginliğin neden ağrıya yol açtığı merak
edilmektedir. Gerginlikle ağrı arasındaki ilişkiyi kavrayabilmek için,
bu konudaki temel bilgilere göz atmak gerekir.
Stres ve stresin doğurduğu gerginlik ile, ağrı
arasında önemli bir ilişki vardır. Stresin sebep olduğu gerginlik
damarların daralmasına, kafanın belirli bölgelerine giden kan akımının
bozulmasına ve o böölgeye giden kanın bir hayli zayıflamasına yol açar.
Diğer taraftan bir dokunun kansız kalması doğrudan ağrıya sebep olur.
Çünkü muhtemelen bir taraftan gergin dokunun daha çok oksijene ihtiyaç
duyması, diğer taraftan dokunun zaten yetersiz kanla beslenmesi özel
ağrı alıcılarını uyarır.
Başka bir ifadeyle gerginlik, öncelikle kasılan
kas içindeki kan damarlarını sıkıştırıp kan akımını azaltır. Diğer
yandan kasın oksijen ihtiyacını arttırır. Böylece oksijen ihtiyacı
artmış dokuda, kansızlığın yaratacağı etki büyüyerek ağrıya duyarlı özel
alıcıların uyarılmasına ve böylece ağrının doğmasına sebep olur (Baltaş,
Baltaş, 1987) .
Migren
Her başağrısı kesinlikle migren değildir. Migren
sınırları çok keskin çizilmesede, belirli özellikler taşıyan bir
hastalıktır.
Genel nüfusta migrene rastlama sıklığı konusunda
yapılan araştırma ve tahminler % 8-10 arasında değişen sonuçlar
vermektedir.
Migren en genel tanımı ile, ne zaman geleceği
belli olmayan nöbetlerin, çoğunlukla başlangıçta başın bir yarısından
zonklayıcı bir biçimde başlayıp, bütün başa yayılmasıyla şekillenen ve
nöbet dışındaki zamanlarda hastanın bütünüyle sağlıklı olduğu bir
hastalıktır. Bir migren nöbetine çoğunlukla bulantı, kusma, iştahsızlık,
titreme ve ürperme eşlik eder. Hasta başağrılı dönemden sonra uyumadığı
takdirde kendini bitkin hisseder. Eğilmek, hareket etmek zonklayan türde
başağrısına yol açabilir.
Migren nöbeti sırasında hasta son derece keyifsiz,
bitkin ve depresif görünüşe sahiptir. Bu dönemde hasta kimseyle görüşmek
istemez ve patlamaya hazırdır. Nöbet sırasında hasta düünmek ve akıl
yürütmekte güçlük çeker, kızgın ve düşmanca duygular içindedir.Ağrılı
dönemde hastanın dikkati, hafızası ve belirli bir konuya kendini
yöneltme becerisi zayıflamıştır (Baltaş, Baltaş, 1987) .
Migren ve stres ilişkisine gelince; Kesin olarak
bilinmektedir ki, migren nöbetlerinin tek sebebi stres verici durumlarla
karşılaşmak değildir. Ancak migren nöbetlerinin en az yarısının duygusal
bir stres sebebiyle yaşandığı bilinmektedir. Migrenli kimselerle yapılan
araştırmada, hastaların yarısının ilk migren nöbetinin stresli bir dönem
sırasında ortaya çıktığı bulgusu elde edilmiştir.
Migren ve stres ilişkisindeki bir önemli noktada
bazı migren nöbetlerinin gelişindeki şaşırtıcı çelişkidir. Bazı kişilik
özelliklerinin, stres verici durumlarda verilen duygusal tepkilerin
aracılığıyla migrenin başladığını söyledik. Fakat bazı hastalarda bunun
tam tersi olmakta ve stres faktörü ortadan kalkınca nöbet ortaya
çıkmaktadır (Baltaş, Baltaş, 1987) .
B-3) Stres ve Kısırlık
Birkaç denemede çocuğu olmayan kişilerde zamanla
suçluluk kompleksi, kendini eksik hissetme içgüdüsü, karı koca
arasındaki çatışmalar, çevreyle çatışmalara çok sık rastlanıyor. Bütün
bu sebepler kişinin yoğun biçimde stres altına girmesine ve fizyolojik
hiçbir rahatsızlığı olmayan kimselerin bile çocuğunun olmadığı
görülmektedir. Kısırlık tedavisinde klasik olan deyişle her 7 çiftten
sadece 1 tanesinin kendi kendine çocuğunun olmamasıdır. Stresin kısırlık
üzerindeki etkisini Milliyet gazetesinde yayımlanan bu olay çok güzel
biçimde bize anlatıyor. "15 yıl kısırlık tedavisi gördüm. Umudumuzu
yitirince bir kız çocuğu evlat edindik ve tedaviyi kestik. Çok
mutluyduk. Çocuk yapma stresi üzerimizden kalkmıştı. Evlat edindiğimiz
çocuk 2 yaşına geldiğinde adetim kesildi. Doktor ‘Hamilesin’ dedi.
İnanamadık. Ve bir hamilelik daha. Üçünü birarada büyüttük." (Milliyet,
1999) .
B-4)
Stres ve Şizofreni
Yakın geçmişteki yaşam olaylarının
psikoz nedeni olup olamayacağı konusunda zıt fikirler mevcuttur. Brown
ve arkadaşları birçok yaşam olayının şizofrenik hastalar için hastalık
başlangıcında tetik rolü oynadığı hipotezinin üstünde dururlarken,
Hudgens “araştırmacılar daha önce sağlıklı olan bir zihinde yaşam
streslerinin delilik nedeni olabileceğini henüz inandırıcı şekilde
gösteremediler” demektedir (Arslanoğlu, 1990)
Şizofreninin kesin nedeni tam olarak
bilinememektedir. Bu konuda değişik teoriler ileri sürülmektedir. Klinik
izlemelerde kan bağı olan kişilerde genetik yatkınlığın olduğu başka
nedenlerin de araya girmesi ile hastalığın ortaya çıktığı görülmektedir.
Tek yumurta ikizlerinin birinde şizofreni görülmesi durumunda diğerinde
şizofreni ortaya çıkma olasılığı %50, anne babanın ikisinin birden
şizofren olması durumunda çocuklarda şizofreni görülme olasılığı %40,
anne veya babanın şizofren olması durumunda çocuklarda görülme olasılığı
%8, kardeşlerden birinin şizofren olması durumunda diğer çocukta
hastalığın görülme olasılığı %12’dir. Genetik geçişten sorumlu tutulan
bazı genler vardır ancak bu konu henüz tam olarak aydınlatılamamıştır
(Ekşi, 1999) .
Şizofren hastaların beyin tomografisi
ve MR gibi radyolojik incelemelerinde beynin bazı bölgelerinde
değişiklikler tespit edilmektedir ancak bu değişikliklerin şizofreniye
özgü olmadığı bilinmektedir. Yine ölen şizofren hastaların beyin
biyopsilerinde beyinde bazı doku değişiklikleri görülmektedir. Bu
değişikliklerin de hastalık oluşmadan önce mi olduğu veya hastalığın
ortaya çıkşıyla mı geliştiği bilinememektedir.
Beyin biyokimyası ile ilgili
araştırmalarda beyinde haberci rolü üstlenen (nörotransmitter)
maddelerden biri olan dopaminin aktivite artışının hastalığa yol açtığı
bilinmektedir.
Son yıllarda dopamin yanında serotonin
ve norepinefrin gibi diğer habercilerinde şizofreni oluşumunda rol
oynadığı belirtilmektedir. Kullanılan ilaçlar da bu sistemler üzerinden
etki etmektedir. Her hastada aynı belirtilerin ortaya çıkmaması,her
ilacın her hastaya yaramaması hastalığın ortaya çıkışında bu maddelerle
ilgili kişiden kişiye değişen özelliklerin olduğunu düşündürmektedir.
Hastalığın ortaya çıkış nedeni olarak bazı hastalarda dopamin sistemi
daha etkin olurken bazılarında sorun daha çok serotonin sisteminde
olabilir.
Bağışıklık sisteminin bu hastalığa yol açtığı öne sürülen teoriler
arasındadır.
Gebelik sırasında grip enfeksiyonu geçiren annelerin çocuklarında bu
hastalığın ortaya çıktığı ileri sürülmüştür, ancak araştırmalar bunu
desteklememektedir.
Çevresel bazı etkenler hastalığın
ortaya çıkışında rol oynamaktadır. Kalp hastaları nasıl çevresel stres
yaratan durumlardan olumsuz etkileniyorsa veya stresli bir yaşam olayı
nasıl hastalığın ortaya çıkmasında rol oynuyorsa şizofrenlerde de aynı
durum geçerlidir. Bu hastalarda tek başına ilaç tedavisi genelde yeterli
olmaz, stres yaratan durumların da ele alınması gerekir. Bazı aile
yapılarının şizofreniye yol açtığı öne sürülmüş ve şizofren aileler
modeli geliştirilmeye çalışılmıştır, ancak sonra yapılan araştırmalar bu
teoriyi desteklememiştir.
Şizofrenlerde hormonlarda bazı
değişiklikler olduğu ve bunun da hastalığa yol açtığı belirtilmektedir.
Bazı yapısal ve kimyasal bozuklukların
şizofren hastaların algılarında bozulmalara yol açtığı ve hastaların
algılarında seçicilik olmaması dolayısıyla beynin çok fazla uyaranla
karşılaştığı öne sürülmektedir. Örneğin normal kişilerde bulundukları
ortamda aynı anda ortaya çıkan seslere karşı bir seçicilik vardır,
televizyonun sesini dinlerken dışarıda bağıran satıcının sesini
algılamayabilir, oysa şizofrenlerde bu seçiciliğin olmadığı aynı anda
var olan tüm seslerin algılandığı ve beynin fazla uyaranla karşı karşıya
kaldığı belirtilmektedir.
Stres-diyatez teorisine göre bünyesel olarak yatkın olan kişilerde
stresli bir durumla karşılaşıldığında şizofreni ortaya çıkmaktadır.
Şizofreninin ortaya çıkışında biyolojik, psikososyal ve çevresel
etkenlerin birlikte rol oynadığı, stres yaratan bir durumla
karşılaşıldığında hastalığın ortaya çıktığı ve stres yaratan durumun da
bu etkenlerden biri ile ilgili olabileceği belirtilmektedir. Örneğin
ortaya çıkarıcı etken enfeksiyon gibi biyolojik bir neden veya bir
yakınını kaybetme veya sorunlu bir ailede yaşama gibi psikolojik bir
neden olabilir. Her enfeksiyon hastalığı olan veya her yakınını kaybeden
şizofreni olmaz, bu hastalığın ortaya çıkışı için bünyesel yatkınlığın
da bulunması gerekir (Öztürk, 1994) .
B-5) Stres ve
Şeker Hastalığı
Duke Üniversitesi’nde yapılan
araştırmalarda, deneklere 5 derste, hastalıkla ilgili 30’ar dakikalık
bilgi verildi. Hastalığın yol açtığı göz, böbrek ve sinir hastalıkları
ile şeker hastalarının beslenmeleri konusunda bilgilendirilen denekler,
adaleleri gevşetici hareketlerin yanı sıra stres önleyen nefes alma
tekniği öğrendi. Ayrıca deneklere, stresi azaltan düş kurma tekniği
uygulatıldı.
Günlük yaşamın yol açtığı stres ve
stresin önlenmesi konusunda bilgilendirilen hastalarda, stres önleyici
tekniklerinin uygulanmasından bir yıl sonra kandaki glikoz oranının
yüzde 1 azaldığı belirlendi.
Araştırmacılar, stresin şeker
hastalarında kandaki glikoz oranını artırdığını ve bunun da göz, böbrek
ve sinir sisteminde hasar meydana getirdiğini kaydediyor. Stresin şeker
hastalarında enerji hareketini doğuran hormonların salgılanmasına yol
açtığı, meydana gelen enerji hareketiyle kana daha fazla glikozun
karıştığı biliniyor. Stres ayrıca şeker hastalarında sağlıklı beslenmeyi
önlediği gibi hastaların egzersiz yapmalarına da mani oluyor. Stres
idare tekniği ile azalan kandaki glikoz oranının önemine değinen
uzmanlar, şeker hastalarının kullandığı bazı ilaçlarla da kandaki
glikozun aynı oranda azaltılabileceğini belirtti (Milliyet, 1999).
B-6) Stresin
Cilt Üzerindeki Etkileri
Yapılan araştırmalarda yoğun stres
altında kalan kişilerde birçok farklı dışavurum gözlemlenmiştir.
Bunlardan bir taneside kişilerin ciltlerinde görülen akne yapılarındaki
lekelerdir. Bu lekeler yoğun stresle birlikte ortaya çıkar ve belirli
bir süre sonra geçerler. Stresin cilt üzerindeki diğer bir olumsuz
etkiside ciltte sivilcelenmeler meydana getirebilir.
B-7) Stresin
Anne Karnındaki Fetüs’e Etkileri
Sekizinci haftadan
doğuma kadar olan dönemde anne karnındaki canlıya fetüs adı verilir.
Fetüs sese, ışığa ve ısıya karşı şartlandırılabilmektedir (Kulaksızoğlu,
2001). Hamilelik sırasında annenin yaşadığı aşırı uyarılma, stres
durumları; buna bağlı aşırı heyecan ve korkuların fetüste damak, dudak
gelişimini aksattığı, yarık damak veya tavşan dudaklı bebeklerin bu
olumsuz durumlar sonucu oluştuğu iddia edilmektedir. Bunlardan başka
yoğun streslerle geçen hamilelik dönemi sonucunda; düşük kilolu, sinirli
ve sindirim sorunları olan bebeklerin doğma olasılığının yüksek olduğu
kabul edilmektedir (Aydın, 1997) .
B-8) Stres ve
Şişmanlık
İsveç’te yapılan bir araştırma, uzun
dönemli stresin şişmanlattığını ortaya koydu. Gothenburg kentindeki bir
üniversite hastanesinde, orta yaşlı şişman erkekler üzerinde yapılan
araştırmaya göre, stres özellikle karın bölgesinde yağlanmaya yol açarak
kalp ve şeker hastalıkları riskini artırıyor. Stres altındaki vücudun,
şişmanlatan enzimi harekete geçiren bir hormonu aşırı oranda
salgıladığı, bu enzimin vücudun diğer bölgelerinden ziyade karın
bölgesinde daha kolay toplandığı kaydedildi. Araştırma ekibinin başında
bulunan Doktor Thomas Ljung, adrenalini yükselten olumlu stresin vücut
için iyi olduğunu, ancak uzun dönemli olumsuz stresin ciddi sağlık
sorunlarına neden olabileceğini söyledi.
B-9) Stres ve
Bağışıklık Sistemi
Stresin yol açtığı duygular hastalıkta
kilit rolü oynar. Çünkü beden tehlike ve tehlike doğuracak şartlar
karşısında, bu tehlikelerle başa çıkma gayretinin bir parçası olarak
seferber olur. Bu durum canlıların hayatlarını sürdürme mekanizmasının
bir parçası olmasına rağmen eğer bu uyum çabası çok uzun sürerse veya
çok şiddetli olursa hastalığa yol açabilir.
Birçok araştırma stres verici
şartlarla hastalıklar arasında ilişki olduğunu açık seçik ortaya
koymuştur. Fareler üzerinde yapılan araştırmalarda tek başına yaşayan
farelerde kanserli hücrelerin, kalabalık bir grupla yaşayanlardan daha
hızlı çoğaldığı tespit edilmiştir. Benzer araştırma maymunlar üzerinde
yapılmış, onlarda da aynı sonuçlar alınmıştır. Daha ayrıntılı
çalışmalarda bağışıklık sisteminden sorumlu lenf bezlerinde T
hücrelerinin sayılarında ve faaliyetlerinde değişiklikler görülmüştür.
İnsanda veya farede, belirli bir
organizmanın hayatını tüketme hızı, kısmen genetik kalıtımla, kısmen de
çevresel faktörlere yani psikososyal faktörlere bağlıdır. Psiko-sosyal
darbeler; canlılığı bozulmuş hormonları ve bağışıklık fonksiyonlarını
etkilemektedir.
B-10) Stres ve
Kanser
Psikolojik veya fizik stres
konusundaki çalışmalar uzun süre yoğun bir stresle karşılaşıldığı zaman
hormonal dengeye bağlı olarak bağışıklık cevabında bir düşüş olduğunu
ortaya koymuştur. Kanser dahil birçok hastalığın ortaya çıkış ve
şiddetinin hayat stresleriyle ilişkili olduğu bilinmektedir. Fakat stres
verici şartlar her insanın sağlığı için aynı ölçüde zararlı olmamakta ve
verilen bedensel tepki bireyin olaya yüklediği duygusal anlama ve
bireyin gücüne göre değişmektedir.
Stres verici bir olay veya sürekli
olarak stres veren bir durum, duygusal bir tepki doğurur. Kanserli
hastada bu duygusal tepki büyük çoğunlukla keder ve umutsuzluktur.
Duygusal olaylar, beynin duyusal merkezi olan limbik lobdaki faaliyetle
bağlantılıdır. Bu sistemin bir parçası olan hipotalamus, bağışıklık
sistemininde içinde bulunduğu bedenin temel düzenleyici faaliyetlerinin
kontrol merkezidir. Hipotalamik yapılarda çeşitli faaliyetler olduğunda
hipofiz bezi, sinirsel ve kimyasal bağlantılarla uyaranları alır.
Hipofiz bezi bedenin tüm hormonal
faaliyetlerini düzenler. Kanserli bir dokunun gelişmesinde mekanizma
yeterince bilinmemekle beraber, bazı hormonların fazla, bazılarının ise
yetersiz salgılandığı konusunda şüphe yoktur.
Kanserli hücrelerdeki artış, hormon
salgısındaki dengesizlikle artar ve kanserli hücrelerin azalması
hipotalamus faaliyetinin sonucuna bağlı olarak azdır. Klinik olarak
kansere tek bir faktör sebep olmaz. Kanserli hücrelerdeki çoğalmaya
beden direncinin düşmesi ve anormal hücre üretimindeki artış birlikte
sebep olur. Bu faktörlerin ikisi de psikolojik olarak stres verici
olayları izleyebilir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, bunlardan ne
“her tür kanser gelişimi kesin olarak bu yolu izler” ne de “kansere
sadece psikolojik olarak insanları zorlayan olaylar sebep olur” anlamı
çıkartılmamalıdır.
B-11) Stres ve
Ülserler
Peptik ülser, midenin iç
yüzeyinde ya da onikiparmak bağırsağında, aşırı hidroklorik asit
salgılanması sonucu oluşan bir lezyondur. Hazım sırasında, hidroklorik
asit, yiyeceği vücut tarafından kullanılabilir bileşenlere ayırmak için
çeşitli enzimlerle etkileşir. Hidroklorik asit aşırı miktarlarda
salgılandığında, tedrici olarak mide çeperini koruyan mukoza tabakasını
aşındırıp küçük lezyonlar oluşturur. Hidroklorik asit salgılamasının
artmasına birden fazla faktör neden olabilir ve psikolojik stres bu
artışın nedenlerinden biri gibi görünmektedir.
Hayvanlarla yapılan çalışmalarda, bazı
koşullar altında stresin ülsere neden olabileceği gösterilmiştir.
Farelerle yapılan bir dizi deneyde, farenin kuyruğuna hafif bir elektrik
şoku uygulayarak stres meydana getirildi. Farelerden şokları kontrol
etmek üzere bir şeyler yapabilen farelerde, çaresiz olan boyunduruktaki
farelere oranla çok daha fazla ülserasyona rastlanmıştır. Bu ve benzeri
deneyler, denetlenemeyen strese uzun süre maruz kalmanın ülser oluşumuna
katkıda bulunduğunu düşündürmektedir
|
Her Türlü Soru ve Randevu Talebiniz İçin
İletişim Numaralarımız
0212 224 70 11
0532 454 35 81
udalan@psikodestek.com
Psikolog
Uğur DALAN
Psikolog
Aslı DALAN
|
|